AYDAKİ AŞK

AYDAKİ AŞK ( Çin Mitolojisi)

Sapsarı bir güneş doğmuştu Tionmen dağının tepesinden. Kuşlar cıvıldıyor, cırcır böcekleri şarkılarını söylüyor, çekirgeler yeni günün heyecanı ile bir o tarafa, bir bu tarafa zıplıyordu. Leizu, her zamanki gibi sabahın erken vakitlerinde uyanmıştı. Hırkasını alıp dereye gitti. Derenin orada kırmızı kırmızı uğur böcekleri gördü. Derenin kenarındaki ağaçlar onu çok ürkütmüştü, daha fazla oyalanmadan yüzünü yıkayıp eve döndü. Her sabah mırıldandığı şarkıyı mırıldanıyordu yine. Bugün hasat günüydü ve acele etmesi gerekiyordu yoksa bu kışta yosun çorbası ve kuru domuz etinden başka bir şey yiyemeyeceklerdi. Leizu tulumunu giydi, başına hasır şapkasını geçirdi, tarlada giydiği çizmeleri de ayağına geçirip yola koyulacaktı ki babası Xuan Zang, Leizu nun ağzına dün geceden kalan son siopao ‘yu tıktı. Ardından kızına veda edip onu uğurladı. Leizu, hiç vakit kaybetmeden sepetiyle tarlanın içine girdi. Sarayda gergin bir telaş vardı. Kral Shaodian herkese emirler yağdırıyor, aşçıları güzel yemek yapamadıkları için sürgün etmekle tehdit ediyor, uşaklara bağırıyor, hizmetkarlarına hakaret ediyordu. Tüm bunlar ne için mi? Tabii ki hanedanın ve krallığın geleceği için …

VARİS

Kral Shaodian artık yaşlanıyordu, kraliyet işlerine yetişemiyor, savaşlara doğru düzgün katılamıyordu. O da artık hükümdarlığının süresinin dolduğunu anlamıştı. Hanedanını devam ettirebilmek için tek şansı oğullarıydı. Büyük oğlu Çin Şi Huang zeki, güçlü, politikadan anlayan biri olmasına karşın küçük oğlu Huang Di ise tam tersi pek zeki olmayan ama yakışıklı, cesur, çevresiyle iletişimi güçlü biriydi. Shaodian ın oğullarından bir diğer isteği ise güzelliği tüm Çin halkını büyüleyen, okuryazar ve bir o kadar da zeki bir gelin bulmalarıydı. Leizu işini bitirdiğinde çoktan ikindi vakti olmuştu. Artık hasat ettiği ürünleri alıp eve bir an önce dönmesi gerekiyordu. Fakat yolda çevik atların üstünde kralın oğullarını gördü ve o tarafa doğru neden geldiklerine bir anlam veremedi. Muhtemelen babasını saraya götürmek içindi, çünkü babası bir gezgindi. Çin’ i baştan aşağı gezen oydu. Çin’le yetinmemiş Etiyopya’yı da baştan aşağı gezmişti ama şu son 4 yıldır hastalığından dolayı bir yere gidememiş sadece evi ile tarlası arasında gidip gelmişti. Kralın küçük oğlu Leizu’ yu görünce çok etkilenmişti. Sanki karşısında bir insan değil de peri vardı. Leizu,Prensin kendisine neden böyle baktığına bir anlam veremedi. Çin Şi Huang bu durumdan rahatsız oldu ve kardeşini çok kıskandı. Leizu’nun babalarının istediği gelin olup olmadığını test etmek istedi ve meraklı gözlerle prenslere bakıp:

-Hoş geldiniz ekselansları, size nasıl yardımcı olabilirim, dedi.

Çin Şi Huang, kendinden emin, hemen yanıtladı: -Hoş bulduk, biz gezgin Xuan Zang’ı görmeye gelmiştik. Son 4 yıldır durumunun kötüye gittiğini duyduk. Siz de onun kızı olmalısınız, dedi.

Leizu gülümsedi:

-Evet, babam şu sıralar daha iyi. İsterseniz evimize gelip kendisini görebilirsiniz. Babam ziyaretinizden dolayı memnuniyet duyacaktır.

Huang Di, memnun oldu ve

-Onur duyarız, diye yanıt verdi.

Kardeşler atlarından inip Leizu ile yürümeye başladılar.


SESSİZLİKLE ÖRÜLÜ HAYALLER

Eve vardıklarında atlarını gezginin ahırına bağlayacaklardı. Yol boyu hiç konuşmadılar, sadece yeşil ağaçlara, mavi gökyüzüne, pırıl pırıl akan bir ırmağa bakıp hayal kurdular. Uzun bir yolculuktan sonra nihayet gezginin evine varmışlardı. Leizu, evin kapısını açtığında çok utandı çünkü ev darmadağınıktı. Dün akşamdan kalan bulaşıklar yıkanmamış, kıyafetler asılmamış, ev süpürülmemiş, yataklar düzenlenmemişti. Hatta prenslere yemek hazırlayacak düzgün malzemesi bile yoktu. Sadece bu günkü hasattan çıkan üç beş lahana, on on beş patates ve bir avuç bile etmeyecek kadar soğan vardı ama Leizu ne olursa olsun elindekilerle yemek yapmak zorundaydı. Öncelikle prensleri babasının yanına götürdü – şükürler olsun ki orası topluydu- ve prensler babasını yormayacak şekilde konuşmaya başladılar. Leizu, prensleri babasının yanına bıraktıktan sonra hızla işe koyuldu. Önce lahanaları yıkadı, sonra doğradı; ardından soğan ve patateslere geçti. Yalnız hala ne yapacağına karar vermemişti. O anda evdeki yarım kavanoz pirinç aklına geldi. Hemen pirinci aldı ve tüm malzemeleri tencerenin içindeki kaynar suya karıştırdı. Artık ne yapacağından emindi. Yemeğine biraz defneyaprağı, biraz nane, kekik ve bir tutam da tuz ekledikten sonra tencerenin ağzını kapattı ve yemeğin pişmesini bekledi. Bu yemek ya fiyasko ya da bir şaheser olabilirdi. Leizu ‘nun uzun uğraşları sonucunda yemek fiyasko olmaktan çıktı. Prensler yemeklerini bitirdiğinde yüzleri gülüyordu. Belli ki lezzetinde memnun kalmışlardı. Teşekkür ederek evden ayrıldılar. Leizu, misafirlerinin evden ayrılmasıyla hemen babasının odasına gitti, içeri baktı. Bir de ne görsün, babası ayaklanıp kendine bir çıkın hazırlamaya koyulmuştu! Leizu çok şaşırdı, az önce acılar içinde yatan babası, şimdi gayet sağlıklı, ayakta kendisini bekliyordu. Meraklı gözlerini babasına doğrulttu:

-Babacığım, iyi misin? Neden ayaktasın? Yerinden mi rahatsız oldun? Yoksa aç mısın? Sana hemen yemek getireyim, dedi.

-Hayır kızım, aç değilim. Beklediğim ve uzun yıllardır hayalini kurduğum şey gerçek oldu.

Leizu, çok korkmuş hem de çok merak etmişti. Acaba babasının yıllardır beklediği ve hayalini kurduğu şey neydi?Onun karmaşık duygularını fark eden babası, sakince kızına sarıldı.

-Telaş yapma kızım, her şey yolunda. Yıllardır bu odaya kapanıp acı bir yalnızlıkla baş başa kaldım. Artık yerimden kalkıp yaşamımda yapmak istediğim şeyleri gerçekleştirme arzusu ile doluyum.

Leuzu, şaşkınlıkla babasını dinliyordu. Xuan Zang, yutkundu ve ara vermeden konuşmasına devam etti.

-En gizemli ülkelerden birine, Hindistan’a gidiyorum. İki hafta içinde toparlanmam gerek.

Leizu gözyaşlarına boğuldu. Evet, babasının ilk gezisi değildi ama yıllar sonra geziye çıkması onu üzüyordu. Hem artık ilişkilerinin de eskisi gibi olmayacağını düşünüyordu.

Babası, kızının bu haline acır gözlerle baktı. Birbirlerine sıkıca sarıldılar. İki kardeş saraya varmışlardı. Huang Di Leizu’yu aklından çıkaramamıştı. Bal gözleri, gece kadar siyah saçları, kiraz ağacı kadar pembe yanakları onu büyülemişti. Onu gördüğünde yüreğine su serpilmiş gibi oluyor, kelimelerini unutuyor sadece onun güzelliğini izlemekle yetiniyordu. Abisi bu durumdan rahatsız olmuştu çünkü tahta geçmek onun tek hayaliydi. Leizu’ya da bu yüzden ihtiyacı vardı. Ne köyde ne de diğer hanedanlarda babasının isteklerine uyan bir kız yoktu.

Bu durum, onu bir yandan üzmekte diğer yandan da hırslandırmaktaydı. Leizu’yu kendine aşık etmek için ne yapabilirdi ki? İşkence mi, babasını öldürmekle tehdit etmek mi, onu yılanlı bir kuyuya atmak mı? Yoksa onu kandırıp yoksa onu bir odaya hapis etmek mi? Hayır, hayır, bunlardan hiçbirini yapamazdı. Aksi halde bunu duyan halkı ve hanedanı onu derhal sürgün ederdi. Kısa sürede bu fikirden vazgeçti. Uşakları yanına gelmiş, ona akşam yemeği vaktinin geldiğini haber ediyordu. Gökyüzündeki yıldızlar o kadar parlaktı ki Leizu’nun gözleri kamaşmıştı. Babası yemeğini yiyip çoktan uyumuştu tek uyanık olan Leizu, ormandaki hayvanlar ve yıldızlı geceydi. Bugün yaşadıklarını düşünüyor, bir yandan utanıyor, bir yandan kendine kızıyor bir yandan da hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Ne yapacağını şaşırmıştı ama emin olduğu tek şey, babasının bir hafta içinde Hindistan’a gideceğiydi. Kral babasından bizzat istemişti. Şimdi durdurmaya çalışsa bile babasını ikna edemezdi. Leizu, bunları düşünürken bir anda aklına kralın oğulları geldi. Acaba onlardan mı rica etseydi? Ama bu, düpedüz itaatsizliğe girerdi. Saygısızlık etmek istemiyordu. Kralın küçük oğlunun gözlerinin dikkatini çektiğini yeni fark ediyordu. Gözleri ışıltıyla parladı. Sanki kendisine boş umutlara kapılmaması gerektiğini hatırlatır gibiydi. Sonuçta karşısındaki koca Çin hanedanının varisiydi. Babası su içmeye kalkmışken Leizu’nun parlayan gözlerini gördü. Sanki içinde elmas taşıyordu. Belki prenslerden birine âşık olmuştur, diye düşündü. Aslında haksız da olabilirdi çünkü o gece, Aşk Tanrısı Yue Lao’nun yılda bir kez göründüğü geceydi. Bu gecede aşık çiftleri birleştirir onları sonsuza kadar mühürlerdi ama kimsenin bilmediği bir şey vardı. Yue Lao, karşısındaki kişinin kime âşık olup evleneceğini biliyordu. Tek gereken bir saç teliydi. Xuan Zang koşarak kızının odasına gitti. Yastığında iki tel saçı duruyordu. İki tel saçı hemen torbasına koydu, pelerinini geçirip evden uçarcasına çıktı. Leizu, babasının evden neden bu kadar hızlı çıktığına anlam veremedi. Sarayda ise durum farksızdı. Kral Shaodian, bu kez de yemeklerin istediği gibi pişmediğinden şikâyet ediyordu. Bu şikâyeti diğer akşam yemeklerine göre daha hızlı bitmişti. Kardeşler yemekte birbirlerine soğuk davrandılar. Kraliçe Fubao ailesini bir aylığına ziyarete gitmişti. O yokken sarayın işlerinin aksamamasına sevinmişti. Ama oğullarının suratı neden asıktı? Biraz şüpheci, biraz da endişe eden gözlerle oğullarına baktı. Bunlar, onun mu oğullarıydı? Bir ayda kocaman olmuş, serpilmişlerdi. O da kocasının hanedanı yönetmek için çok yaşlandığını daha iyi anlamıştı. Sonuçta oğullarından biri yönetecekti hanedanı… Gönlü ikisinin de yönetmesini isterdi fakat bu, geleneklere aykırıydı. Böyle bir şeyi düşünmesi bile oldukça yanlıştı. Kendinden utanıp yemeğine devam etti. Xuan Zang, taşlı yoldan ve sonsuz akan ırmaklardan geçiyordu ki aklına parlak bir fikir geldi. Aşk Tanrısının en sevdiği çiçek güldü. Onlardan bir demet toplayıp istediği sorunun cevabına daha hızlı ulaşabilirdi. Acele etmesi gerekiyordu çünkü Yue Lao, gece yarısı tüm yıl görünmemek üzere ortadan kayboluyordu. Hızlıca çiçekleri topladı, gece yarısına çok az kalmıştı. Hemen Yue Lao nun mağarasına gitmesi gerekiyordu. Yue Lao, her geldiğinde o mağaraya girerdi. Yue Lao’ nun elinde kızının saç tellerini görünce çok şaşırdı. Onlar oraya nasıl gelmişti?! Belki de onun bir başka mucizesi budur, diye geçirdi içinden. Saçları, önünde duran suyun içine attı. Su hafif parıldadı. Artık onun kim olduğunu öğrenmesine çok az kalmıştı ki Yue Lao bir anda ortadan kayboldu. Tüm ışıklar, parıltılı su, ıhlamur kokan tütsü hepsi onunla birlikte gitmişti. Xuan Zang üzüntüyle kızının iki tel saçını yerden aldı.

Arkasını dönüp giderken karşısındaki kayada şu yazıları okudu:

Kraliyet için yıllarını vermiş vefakâr gezgin zamanım sana engel oldu. Engeller olmasaydı, kızının kaderinde yazılı olan eşi sana ayan beyan görünecekti.– AŞK TANRISI

Kendini daha önce hiç böyle hissetmemişti, biraz afallamıştı. Ertesi gün apar topar elinde çıkınıyla evden kendini dışarı attı. Leizu, sabah uyandığında abasının gitmiş olduğunu anladı ona son bir kez veda etmek istedi. Ama o, çoktan gitmişti. Derin bir hüzünle ev işlerine dalarak kendini oyalamaya çalıştı. Saray halkı bu saatlerde derin uykudaydı-Huang Di dışında- O, aynadan kendisine bakıp ülkenin kralı olduğunu Leizu’ nun da kraliçesi olduğunu hayal ediyordu. Sarayda rüzgârın çığlıkları, ağaçların hışırtısı, kuşların melodik sesi ve atların kişnemesi duyuluyordu.

Xuan Zang, Hindistan’a ulaşmasının tahmin ettiğinden daha uzun süreceğini anlayınca bir beldede dinlenmeye karar verdi. Gittiği yerde alım- satım yapan insanlar, aşçılar, çiftçiler, hayvancılıkla uğraşanlar vardı. İyice arayıp taradıktan sonra buranın konaklama için en iyi yer olacağını düşündü.

Oraya ticaret için gelmiş Çinli bir çiftçi vardı, onunla odasının paylaşacaktı. O haftanın yorgunluğunu atmak için başını yastığa koydu. Gözlerini kapattığında karşısında Aşk Tanrısını gördü ve o geceyi.


AŞK TANRISI İLE KARŞILAŞMA

Aşk Tanrısı, Xuan Zang’a yardım edeceğini söylemişti fakat o, bunu gerçekten yapacağına inanmamıştı. Yue Lao, yavaşça ağzını açtı ve konuşmaya başladı:

-Sana söz verdiğim gibi yardım edeceğim yalnız benim

dediğim ya da gösterdiğim üç önemli görevi yerine getireceksin. Kızın ancak bu sayede gerçek aşkını görebilecek, dedikten sonra göz önünden kayboldu.

Xuan Zang, telaş içinde uyanmıştı. Henüz güneş doğmadan kendini apar topar dışarı attı. Ardından derin bir düşünceye daldı. Kimdi bu kızını sonsuza kadar mutlu edecek olan adam? Uzun mu kısa mı, zeki mi aptal mı, yakışıklı mı çirkin mi, diye kara kara düşünürken karşısına insanların rüyalarını yorumlayan tıknaz bir cadı çıktı. Onu es geçti. Cadılara hiç güven olmazdı. On şey söylüyorlarsa dokuzu yalandı. Cadı arkasından seslendi:

-Hey! Gezgin sorunun cevabı bende.

Gezgin tereddüt ederek cadının yanına gitti.

-Seni yaşlı cadı, senin gibilere inanmam! Sorumun cevabını versen bile asla inanmayacağım.

Cadı:

-Tamam, inanma ama sana bir kurbağanın kalbini


vereceğim. Onu kızına gönder. Sadece kaynatsın kalbi, kısa zamanda görür kim talibi!

Gezgin çok şaşırmıştı cadıya bir kızı olduğunu bile söylememişti. Arkasının dönüp cadıya teşekkür edecekti ki cadı ortadan kayboldu. Ama söz verdiği kurbağa kalbi oradaydı tam da ayağının ucunda. Gezgin kalbi ince dokunmuş torbasına koyduktan sonra konakladığı yere geri döndü. Aynada parıldayan yazılar vardı.” Birinci görevini tamamladın ama sakın ikinci görevinin de böyle kolay olacağını düşünme!” Gezgin kaldığı yerden eşyalarını toplayıp yola devam etti. Üç fersah yol gitmişti ki karşısına bir tapınak çıktı. Tapınağa girdiğinde içerinin bomboş olduğunu gördü. Etraftakilere sorduğunda ise tapınaktaki rahiplerin Çin in en güçlü ejderhası tarafından yendiğini öğrendi. Çin değildi ki burası burası Hindistan’dı! Burada ejderhalar olmazdı.

EJDERHA MAĞARASI

Çok umutsuzdu, kesin ejderha onu da yiyecek diyorlardı. Hintlilerden bir kılıç bir de göğüslük alarak ejderhanın mağarasına doğru ilerledi. Yolda mavi elmalar gördü. Elmaları yiyen her canlı sonsuz uykuya mahkûm kalıyordu. Çantasına birkaç tane koyup yola devam etti. Kısa süre sonra ejderhanın mağarasına varmıştı. Ejderha onu görür görmez alevler püskürtmeye, kovalamaya başladı. Xuan Zang, uzun çabalar sonucunda ejderhanın üzerine bir mavi elma atmayı başardı. Ejderha kısa süre sonra yere yığıldı ve sonsuz bir uykunun esiri oldu. Ardından hiç vakit kaybetmeden elindeki kılıcı ejderhanın kalbine sapladı. Kendisine güvenmeyen Hintlilere, nihayet başardığını kanıtlamak için kalbini torbasına koydu. Tuhaf olan ise ejderhadan kırmızı yerine siyah renkte kan akmasıydı. Kalbi tüm köye gösterdi, adına türküler yazıldı. Köyün en yaşlı ve en bilgilisi olan bir ihtiyar ona pembe kuvarstan bir kolye verdi. Xuan Zang, hiç vakit kaybetmeden Hindistan’ın en güneyine ilerledi. Taşların birinde ikinci görevi tamamladığı yazıyordu. Bu kahramanlık işi onu çok yormuştu. Yemek yemek ve dinlenmek istiyordu. Hintlilerin onun adına kestiği kazı yedi ve bir ağacın altında derin uykuya daldı.

Rüyasında kızını görüyordu yanında eşiyle çok mutluydu. Yue Lao, yine rüyasında belirdi. Bu kez” Sen üstüne düşen görevleri yaptın sıra kızını sonsuz mutluluğa götürecek kişide” dedi. Xuan Zang yolculuğu boyunca ilk defa huzurlu bir şekilde uyanmıştı. Kızı sonunda hak ettiği mutluluğu buluyordu. Saray yas dönemine girmeye hazırlanıyordu çünkü Kral Shaodian, sıtmaya yakalanmıştı. İlk yakalanışı değildi fakat şu anki hastalığı, diğerlerine oranla daha ağır geçiyordu. Çin’in hatta hemen hemen dünyanın her yerinden hekimler gelmişti. O kadar araştırmalarına rağmen çözüm yolu bulamamışlardı. En son gelen hekimde kralın vaktinin dolduğunu söylemişti. Leizu da bu duruma çok üzülüyordu. Babası ile onu ayırmış olsa bile ülkesinin hükümdarıydı. Kral odasına iki oğlunu emir etmişti.” Oğullarım sizden önceden istediklerimi ben ölmeden önce ilk yapan Kral olacak, diğeri ise sarayın hapishanesinde çürüyecek, dedi. Çin Şi Huang, kurnazlığını kullanarak Leizu yu onunla evlenmeye zorlamalıydı zindanda çürümek istemiyordu. Huang Di ise Leizu için canını vermeye bile razıydı ama çok utangaçtı. İkisi de biraz düşünmek için odalarına çekildiler.

ÖLÜM PLANLARI

Abisi onu öldürmek için kimsenin aklına gelmeyecek planlar yapıyordu. Krallığı yönetmek, önüne çıkan tüm engelleri yıkmak istiyordu. Kardeşinin kendisi için en büyük engel olduğunun farkındaydı. Huang Di, odasına gider gitmez çok yorulduğunu hissederek uykuya daldı. Rüyasında ilk defa Aşk Tanrısını görüyordu. Çok bilgeli ve güçlü bir tanrıydı bu.

Yue Lao:

-Çin hanedanının küçük prensi duydum ki

aşkını bulmuşsun ama itiraf edememişsin.

Gerçekten beni âşık olduğuna inandırırsan

sana kısa sürede yardım ederim.

Huang Di:

-Ne yapabilirim yüce Aşk Tanrısı, söyle bana?

Dağları mı deleyim, sonsuz akan ırmakları mı kurutayım, gökyüzünde şimşek mi çaktırayım?

Yue Lao:

-Sadece bana abinin ölü bedenini getir.

Huang Di’ nin yüzü bembeyaz oldu abisine canından kanından çok sevdiği abisine nasıl böyle bir şey yapardı? Hâlâ gördüğü rüyanın gerçekleşme ihtimalini düşünemiyor, yanılsama gördüğünü rüyanın aklını çelmeye çalıştığını farz ediyordu. Rüyasından bir ay geçmişti ki babası daha da fenalaşmış, artık isteği için oğullarına baskı yapar olmuştu. Bu bir ayda Huang Di ve Leizu çok samimi olmuştu. Gece yarısında onun yanına gitti. Huang Di, artık duygularını söylemenin vaktinin geldiğini anlamıştı. Çin Şi Huang, kardeşinin harekete geçtiğini görünce onu yardımcısı ile takip etmişti. Takip edildiğini anlayan Huang Di, kenara geçip kılıcını kuşandı, yolunu değiştirerek sevdiceğinin yanına gidecekti. Tepeye vardığında Leizu’nun da dışarda olduğunu gördü. Onun aşk dolu gözlerine baktı ve yıllardır içini kemiren şeyi söyledi.” Seni seviyorum Leizu. Seni gökyüzünden, tüm ağaçlardan, ırmaklardan, herkesten çok seviyorum”

Onunda duyguları karşılıklıydı. Huang Di’ ye tüm sevecenliğiyle sarıldı. O da Leizu’ya sarıldı. Kolları birbirine kavuştuğu anda abisi tüm öfkesiyle kılıcını onun sırtına sapladı. İlk başta hiçbir şey anlamadı sonradan ağır bir acı hissetti. Abisi ona gülümsüyordu

“Benim olanı benden alamazsın”. Huang Di, son bir kez sevgilisinin gözlerine bakıp yere yığıldı. Leizu, bu acıya dayanamayarak ölen sevgilisinin kılıcını Çin Şi Huang a doğru fırlattı. Ancak tam o sırada sırtında derin bir acı hissetti. Veziri efendisine yapılan saldırıyı önlemek istemişti. Leizu, kızgın gözlerle Çin Şi Huang’ a bakıp orada can verdi. Gökten parıltılı bir şey iniyordu. Onun ve vezirinin gözü kamaştı. Yue Lao’ydu bu. Çin Şi Huang a lanetleriyle gelmişti. Laneti: Asla çocuğunun olmaması, evlenememesi en kötüsü de hanedanını ömür boyu gazabıyla rahat bırakmayacağıydı.

Leizu ve Huang Di’yi göğe çıkardı. Onları Ay’a yerleştirdi. Bundan böyle Ay’a bakan herkes onları görecek ve onların acıklı hikâyesini bilecekti. Xuan Zang’ı sorarsanız Hindistan’ı gezerken aklını kaybetti. Kim olduğunu o da bilmiyordu. Ona Hintliler tarafından kahraman anlamına gelen” Naayak”ismi verilmişti. Kral ölmüş, Kraliçe kahrolmuş, Çin Şi Huang ise devleti berbat yönetiyordu. Hatta diğer bütün devletler ona düşman olmuştu. Yue Lao onları yılın belirli vakitlerinde gazabıyla sınıyordu.



_SON_








 

Yorumlar